ANA SAYFA
GÜNDEM
SİYASET
EKONOMİ
MAGAZİN
EĞİTİM
SPOR
KÜLTÜR-SANAT
SAĞLIK
KÜNYE
İLETİŞİM

KAR YAĞARKEN…

   
Hüseyin AKSAKAL Hüseyin AKSAKAL

Senenin ilk kar yağışı nedeniyle evlerde hapis kaldık. Hoş kar yağmasa bile sokağa çıkma kısıtlaması olduğu bir dönemde, kar yağmasa bile çıkıp dolaşacak halimiz yoktu. Ama kar  yağışı kendi içinde bir mucizedir. Ne olursa olsun pencereden dünyayı başka zamanlarda hiç gözlemediğiniz şekilde izleme ihtiyacı duyarsınız.

Sadece pencerenin karelediği küçük manzara değildir gördüğünüz.  O karenin ardında yokuşlarda kalmış araçları, sokaklarda kar kürüyen temizlik görevlilerini, hastaneye gidemeyen hastaları, işi gücü dolayısıyla olumsuz etkilenen sürüyle kişiyi görür gibi olursunuz. Oynadığınız kartopu oyunları, yaptığınız kardan adamlar, bindiğiniz kızakların yaptığı kazalar gelir gözünüzün önüne.

87 kışında bir buçuk metrelik karda evinize ulaşmak için çektiğiniz sıkıntılar,  84 kışında okulların bir ay tatil olduğu o  kış gördüğünüz manzaraları, 70’li yılların sonunda  Armutçuk Özel Ortaokulu’na öğrenci götürürken Neyren yokuşunda kalan paso arabalarından inerek beş kilometreye yakın bir mesafeyi ip gibi dizilerek yürüyen çocukluk, gençlik arasındaki öğrencileri, yetmişli yılların ortalarında elektrik bulunmayan bir köyde, ocak başında anlatılan ürpertici hikayeleri hatırlarsınız.

Kar yağışı zaman ve mekanda sonsuz bir gezinti sunar size…

ATEŞ ALMAYA MI GELDİN?

Kar yağışının yıllarca süreceğini, kar dışında hiçbir şey olmayan bitip tükenmez bir fantazyanın ortasında hapis kaldığınızı hayal edersiniz. Gabriel Garcia Marquez’in  Yüzyıllık Yalnızlık’ta anlattığı dört yıl aralıksız yağan yağmurda, insanların kapıldığı klostrofobi duygusu hiç de fantastik gelmez böyle anlarda.

Bizim bölgenin kışı, Ocak ve Mart aylarının ortasıdır. Eskiler, Martın onbeşinde çeşmelerin yerlerini bulabilmek için, sırıklar dikildiğini anlatırdı.  Bugün orta yaşa erişmiş kişilerin bir kuşak öncesi, kış aylarında, çakmaktaşı ve kavla ateş yakıldığı dönemde, kuş uçmaz, kervan geçmez köylerde, sabah kalktıklarında evden çıkar, hangi evden duman yükseldiğine bakarmış.  En yakın duman tüten komşuya gider, ondan ucunda köz bulunan bir odun parçası alır, üfleye üfleye evine götürür, ateşini onunla yakarmış.

Bu odun parçasının adı “Otlası”dır. Od-Ateş anlamına gelen bir kelimeden türemiş olmalı. Haliyle komşudan otlası otlanan kişi, ateşi sönmeden evine ulaştırmak için herhangi bir seremoniye gerek görmeden süratle evine dönüyordu. Eskiden,  bir uğrayıp, işini gücünü bahane ederek çabucak ayrılmak isteyen kişilere “Otlası mı almaya geldin” deniliyordu. Bugün hala aynı durumdaki kişilere “Ne o, ateş almaya mı geldin?” deniliyor.

KAR YAĞIŞININ DİYALEKTİĞİ

İki mum eşliğinde—elektrikler de kesildi ya—yediğiniz akşam yemeği esnasında, cep telefonlarının, bilgisayarların, televizyonların olmadığı bir dünyada, bugün itibarıyla kayıp olan, sizden sonra doğanların hiç tanımadığı bir mutluluk için hazırlık yaparsınız. Kar yağışı altında köy evlerinde mahsur kalanların anlattığı öyküler için bilenirken, elektrikler geldiğinde sevinmesi mi, üzülmesi mi gerektiğini bilemiyor nedense…

Her şey içinde zıddını barındırıyor demek ki… Buna diyalektik diyorlar. Kar yağdığında, ortaya çıkan beher sıkıntı başına, bir o kadar da mutluluk var. Sürüyle mahrumiyet, başka insanlar için endişelenmek varsa, sıcak bir evden dışarıyı seyretmenin içinize akıttığı yaşam sevinci de var.  Sokakta ayaklarınız ıslatanla aynı su, önümüzdeki bahar aylarında doğanın yeni baştan canlanmasının, barajlarda içme suyu sıkıntısı yaşanmamasının da garantisini sağlıyor, bir güven duygusu aşılıyor.

Bu aslında dış koşullardan ziyade, insanoğlunun içinde ışık ve karanlığın, iyilik ve kötülüğün, güzellik ve çirkinliğin bir arada bulunmasından kaynaklanır.  Yazın sıcağından, terlemekten, gölge bulamamaktan şikayet edenlerin, sıcak havaların, özgürlüğün, denizin, kumun rehavetine kapılanlara karıştığı gibi, kış aylarında da soğuktan, kapalı kalmaktan, ulaşım sıkıntılarından şikayet edenler de kartopu oynayanlara, kardan adam yapanlara, kızağa binenlere ve karın keyfini süren birçok kişiye karışır. Meseleye nereden baktığınızla, hangi anda baktığınızla ilgili bir durumdur bu…

İşin doğrusu, yaşamı seven yazın kavurucu sıcağını da, kışın dondurucu soğuğunu da sevmeli. Bunlar yaşamın ayrılmaz parçaları, diğer bir sürü birbirine tezat şey gibi, yaşamın diyalektiğini oluşturan parçalardır.

Güneş, yağmur, rüzgâr ve nihayet kar…  Hepsi yaşamak kadar gerçek, yaşamak kadar güzel.

 

 



YORUMLAR


Hüseyin AKSAKAL Tarafından Yazılan Son Yazılar

BİLMEM BU İŞİN SONU NE OLACAK?


Birini çok översiniz, şımarır, övgülerin yerini yergi alır. Bir ticari metanın fiyatı yükseliyor diye üretm... Devamını oku >>

KAYBOLAN ZAMANI ARARKEN…


Şuraya bir heykel koyar, yarın bir yıldönümünü kutlarsınız. Havai fişekler, çelenkler, halk oyunları, fener alay... Devamını oku >>

MESAİ DIŞINDA KAR KÜRÜYEN TEMİZLİK İŞÇİSİ


Kar yağdı, yollar kapandı, elektrikler kesildi.  Sosyal medya yıkılıyor, belediye sınıfta kaldı, elektrik şirketi üstüne d&u... Devamını oku >>

DİJİTAL HAFİFLİK!


İnternet gazeteciliği ve konvansiyonel gazetecilik birebir örtüşen olgular mıdır? Bugünlerde, kâğıda basılan gazete... Devamını oku >>

YILIN SON GÜNÜ… ORADA BİR YER…


Yılın son günü… Orada bir yer var… İstanbul’da, Ankara’da, Urfa’da, Ağrı’da, Edirne&rsqu... Devamını oku >>

KÖŞE YAZARLARI

EL FATİHAAA… AMİNNN!
BİLMEM BU İŞİN SONU NE OLACAK?
Nöbetçi Eczaneler

PİYASALAR

7,3454
8,8992
410,30

KDZ.EREĞLİ'DE HAVA DURUMU

az bulutlu
az bulutlu 4.o

SON YORUMLAR